BAKAN BAĞIŞ: ÜLKEYİ KARDEŞLİK DEĞİL KALLEŞLİK BÖLER

 Çankaya Gündem/ ÖZEL RÖPORTAJ- Çankaya Gündem'in bu haftaki konuğu Avrupa Birliği (AB) Bakanı ve Başmüzakereci Sayın Egemen BAĞIŞ idi. Genel Yayın Yönetmenimiz Veysel SEVİNÇ'in sorularını içtenlikle cevaplayan bakan BAĞIŞ, ülke gündeminden dünya gündemine bir çok önemli noktaya değindi.


Sayın bakanla ropörtajımız:

V.S. : Gündemin en sıcak maddesi olan ''Çözüm Süreci '' ile başlayacak olursak,  bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Bizim öncelikli meselemiz bu ülkenin bir Çanakkale bir Kurtuluş savaşı daha yaşamamasıdır. Ülke içerisinde kenetlenmeyi sağlayacak en yegane araç kardeşliktir. Bu milleti Çanakkale’de de Kurtuluş savaşında da kurtaran bu milli birlik ve beraber ruhudur. Biz bu havaya canlandırmaya çalışıyoruz. Buna sürece; ister çözüm süreci denilsin, ister kardeşlik projesi denilsin, esasında milli birlik ve beraberliğin sağlandığı bir ortam oluşmaktadır. Türkiye’nin en iyi dönemleri hep bu kardeşlik meşalesinin yandığı dönemlerdir, en karanlık dönemleri ise bu kardeşliğin yakılmak istendiği dönemlerdir. İşte o yüzden diyoruz ki; kardeşlik kalleşliğe galip gelecektir.


V.S. : Çözüm  Süreci’yle beraber  bazı şehirlerin öne çıktığını görüyoruz. Bu konudaki  düşünceleriniz nelerdir ? 

Amacımız İstanbul,  Hatay ,Manisa gibi antik medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim şehirlerimizdeki hoşgörü ve kardeşlik düsturlarını bütün şehirlerimize yaymaktır.Bu hoşgörüyü yaşatmadan bu milleti yaşatamayız çünkü... Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras da budur.

Çözüm süreci, Doğu Batı fark etmeksizin insanlarımızın kanun ve hukuk önünde eşit olduğu gibi pratikte de eşit olmasını sağlayan bir süreçtir. Abdülhamit Han’ın en etkili birliklerinden Hamidiye alayları -ki doğuda güvenliği temin etmede üstün başarı göstermişlerdir- Kürt kardeşlerimizin atalarından oluşmuyor muydu? Çanakkale’de İstanbullunun yanında Diyarbakırlı yatmıyor mu?

Bu süreç binyıllarca barış içinde yaşarken bir kısım ihmaller ve şer odaklarının art niyetli hareketleri sonucunda karşı karşıya geldiğimiz bütün yurttaşlarımızla tekrar birleşme günüdür. Küskünlükleri, dargınlıkları bir kenara bırakma günüdür. 

Bütün dünyaya, bu vatanın bölünmeyeceği sinyalini verme günüdür.

V.S. : Demokratik Açılımlar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir ?
Öncelikle Türkiye kardeşlikle bölünmez, kalleşlikle bölünür. Türkiye kalleşlikle güçlenmez, kardeşlikle güçlenir,birleşir. Konuya bu açıdan bakarsak çok daha faydalı olur.

Bu ülkede terör, cehaleti körüklemek suretiyle kendisini besleyen bir kısır döngü yarattı. Devletimizin de hataları olmadı değil… Eğer partimiz gibi egemen, gerçek iktidar sahibi dirayetli liderler gelseydi bu süreç daha evvel başlayabilirdi. Biz geldiğimiz ilk günden bu yana bu süreci işletiyoruz. Kimse bu olayları bir senelik veya birkaç aylık yeni süreçler sanmasın. AK parti iktidara geldi geleli bugünlerin hazırlıkları yapılmaktaydı. Bu anlamda demokratik açılımı denedik, Alevi yurttaşlarımıza yönelik açılımı denedik bu onulmaz yaraları kapatmak için elimizden geleni yaptık. Daha önceden Kürtçe konuşmanın yasak olduğu bir ülkede 24 saat yayını bir kenara koyun, artık okullarda Kürtçe yabancı dil olarak öğretiliyor. Atatürk’ten beri ilk defa bir T.C. Cumhurbaşkanı bir Cem Evini ziyaret etti. İlk defa bir T.C. Başbakanı Alevi kardeşlerimizle Muharrem İftarında bir araya geldi. 

Bu demokratik açılımlar sadece Kürt ve Alevi vatandaşlarımıza yönelik olmadı. Rum Ortodoks vatandaşlarımızın dertlerin de demokratizasyon çerçevesinde çözüm bulmaya gayret ettik. Rum, Ortodoks vatandaşlarımızın 88 yıl sonra Sümela’da ibadet edebilmesinin AK parti döneminde olması tesadüf mü sizce?

V.S. : Peki bu sürecin sonunda nasıl bir Türkiye profili ortaya çıkacak ?
Sonuca ulaştı veya ulaşmadı, o günkü gayret ve samimiyetimizi gören milletimiz bugün hükümetin bu işi de kotarabileceğini hissediyor, güveniyor. Allah Teala en sonunda nasip edecek ve inşallah Türkiye terör belasından sonsuza dek kurtulacaktır. Çözüm sürecinin ilk ve ana hedefi olan silahların temelli susması ve terör sorunun bertaraf edilmesidir. 

Terör bittiğinde halihazırda güçlü olan Türkiye ekonomisinin daha da güçleneceğini öngörmek için kahin olmaya zaten gerek yok. Doğudaki potansiyeli ve kullanılmayan atıl kapasitenin gerçek rakamlarını sürecin sonlanmasıyla öğreneceğiz ve bu getirinin milyarlarca dolar olacağını söyleyebilirim.

Daha önce terörle mücadeleye ayrılan kaynaklar şimdi okul yapmaya, ar-ge merkezleri kurmaya, fabrika kurmaya, yol yapmaya gidecek.Türkiye’nin kaynakları terörle mücadeleye değil, gelecek nesillerimiziz daha rahat daha müreffeh bir ortamda yaşamalarını sağlamak için kullanılacak.Bu sayede 2023 hedeflerimizin de ötesine geçmiş olacağız ve dünyadaki gelişmiş devletler platformundaki yerimizi alacağız.

V.S. : Muhalefetin bu süreçle ilgili tavrını nasıl buluyorsunuz ?

Tabi bütün bunlar olurken kimi muhalefetimizin saldırgan, kiminin de umursamaz tavırlarını anlamak gerçekten mümkün değildir. Halkımız bu süreci anladı, anlamayan iki kişi varsa o da Sayın Bahçeli ve Sayın Kılıçdaroğlu’dur. Kanın bitmesine adeta üzülecek seviyeye gelmiş bu iki parti genel başkanlarına üzüntülerimi iletmek isterim.Çünkü bu terör bitecek ve terörün bitmesiyle istismar edecekleri konular da iyice azalacak. Bunu da onları kötü bir dönemin beklediğinin işareti olarak görüyorum.Bir sonraki seçimde halkımız ülkenin en önemli meselesine böylesi lakayt tavır takınmanın hesabını CHP ve MHP’den soracaktır.

Eskiden Deniz Baykal’a bakardım derdim ki; ‘Ya bu adam tam dişimize göre. Bizim buna sahip çıkmamız lazım. Daha iyi ana muhalefet lideri bulamayız. Bunu koruyalım’ Sonra Deniz Baykal öyle ya da böyle gitti. Yerine yeni birini seçtiler. Manisa’nın evladı ve benim ağabey demekten çok büyük gurur duyduğum Sayın Bülent Arınç ağabeyimin söylediği gibi ‘Rabbim verdikçe veriyor’. Deniz Baykal gitti yerine çok daha iyisi geldi. Öyle bir ana muhalefet lideri seçtiler ki adam Somali’ye gidiyorum diye yola çıkıyor, Kenya’ya gidip geliyor farkında değil. Yürüyen merdivenlere ters yönden binmeye kalkıyor. Hatta geçenlerde Londra’ya gitti. Bilirsiniz orada trafik soldan akar. Büyük elçiliğe talimat gönderdim; ‘Aman mukayyet olun. Bize çok lazım adamın başına bir iş gelmesin.’ Hesap kitap yapmayı zaten bilmiyor. Adam SSK Genel Müdürlüğü yapmış, kundaktaki torununa emeklilik başvurusu yaparken bile hesap hatası yapıyor. Bir ana muhalefet liderini düşünün ki oy kullanmayı beceremiyor. Biz daha iyisini nereden bulalım. Bir de onun kafa dengi püskevitçimiz var. O da son günlerde ülkede kimsenin ağzına almaması gereken lafları almaya başladı. Bu ülkenin bölüneceğini iddia ediyor.

Oysa bu ülkeyi kardeşliğin değil kalleşliğin böleceğini bilmiyorlar.

Bu ülke onlara rağmen gelişiyor. Onların bütün köstekleme çabalarına rağmen halkımız selamet ve huzurun adresini biliyor ve hizmet için AK partiye başvuruyor. Halkımız ve biz el ele bu yollarda yürümeye alıştık zaten. Halkımızın teveccühü bize yeter.

V.S. : Akil Adamlar konusundaki düşünceleriniz nelerdir ?

Akil insanlar olarak adlandırdığımız bu 63 kişinin Ülkemiz için son derece kritik ve tarihi bir eşiği aşma sürecinde gönüllü olarak bu sürece katkı sağlama iradeleri takdire şayandır. Bu 63 kişiyi çözüm sürecini halka anlatmak üzere sembolik olarak seçtik, şundan eminim ki Türkiye'de 75 milyon akil insan vardır. Türkiye'deki her vatandaşımıza kulak veriyoruz. Çözüm sürecinin sadece bu heyete bırakmadık, sürecin topluma anlatılması için bakanlar, parti başkan yardımcıları ve diğer yetkililer de aktif rol üstlendiler. Her bir vatandaşımız bu sürecin bir paçasıdır. 

V.S. : Başkanlık Sistemi hakkında neler düşünüyorsunuz? 

Ülkede ne zaman tek partili iktidar olmuşsa, istikrar olmuşsa Türkiye ilerlemiş, ne zaman da bir koalisyon hükümeti olmuşsa bu ülke gerilemiştir. Ülke ve millet zarar görmüştür. İstikrarı güvence altına almanın bence en önemli yöntemi artık bizim başkanlık sistemine geçmemizle gerçekleşecektir. Eğer Atatürk’ün ilk kurduğunda ön gördüğü sistem devam etmiş olsaydı ya da dünyanın şu anda başarılı bütün ülkelerinin uyguladığı başkanlık sistemi ülkemizde yürürlükte kalsaydı 61’inci hükümete gelmemiz ortalama 305 yıl sürerdi. Biz 90’ıncı yılda geldik. Nereden bakarsanız bakın bir kere sistemin Türkiye’ye kaybettirdiği 215 yıldan bahsediyoruz. Başkanlık sistemi kimileri tarafından sanki bir otoriter sistem olacakmış gibi gösterilmeye çalışılıyor kesinlikle bunun gerçekle alakası yok. İşte ABD’de başkan Obama geçen yıl Bakü’ye bir buçuk yıl boyunca bir büyükelçi atayamadı. Bu mudur otoriterlik? Başkanlık sisteminde gerçekten yasama yürütme yargı erkleri arasında görev dağılımı vardır, denetim mekanizması vardır. Türkiye’nin asıl sorunu bugünkü parlamenter sistemin yarattığı karmaşadır. Bizde şu anda erkler iç içe geçmiştir. Tamamen bir kargaşa sistemi var. Gerçek denetimin olabilmesi için bir kere erkler arasındaki görev dağılımın çok net bir şekilde oluşabilmesi lazım.

V.S. : Son zamanlarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için isminiz sıkça dile getiriliyor. Başbakan'ın vazgeçemediği isimlerden biri olarak, adaylık konusundaki düşünceniz nedir ?

Bugüne kadar partim bana hangi görevi verdiyse ben onu yapmaya çalıştım. Ben AK Parti'nin bir neferiyim. Partim, genel başkanım, milletim hangi görevi uygun görüyorsa, ben de o konuda elimden geleni en iyi şekilde yapmaya çalışırım. İstanbul teşkilatı, genel merkezin göstereceği adayın arkasında kapı gibi durur, hep beraber o adayımızın arkasında tek vücut, tek yumruk oluruz.

V.S. : Bakanlığınız döneminde AB ile yolculuğumuz nasıl bir seyre girdi ?Atılan adımlar nelerdir ? 


Avrupa Birliği, Cumhuriyetimizin demokratikleşme ve çağdaşlaşma idealleri açısından yarım asır boyunca Türkiye’ye önemli bir perspektif sağlamış, ülkemizin çağdaş medeniyet yolculuğu Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreciyle yönünü belirlemiştir.

Hükümet olarak göreve geldiğimiz ilk günden itibaren bu perspektifi her zaman canlı tuttuk ve AB standartlarını yakalamak için kararlı bir reform süreci yürüttük. Her ne kadar 2,5 yılı siyasi blokajlarla gölgelense de görevde bulunduğum 4 sene, Türkiye’nin dönüşümünün ivme kaybetmeden devam ettiği bir dönem olmuştur.

Türkiye, demokratik standartları hayata geçirdiğimiz reformlarla her geçen gün daha ileri bir seviyeye ulaşmış, aynı zamanda Avrupa’nın en hızlı büyüyen ekonomisi olmuştur. Nitekim Devlet Bakanı ve Başmüzakereci olarak göreve başladığım 2009 Ocak ayından itibaren AB müktesebatına uyum çerçevesinde, toplam 600’e yakın düzenleme yürürlüğe girmiştir. Bu rakam sadece 2012 yılı için, 130’dur. Bu düzenlemelerle, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini doğrudan ürün güvenliği konusundan, tüketici haklarına, tarladan sofraya tüm gıda zincirinde gıda güvenliğini sağlamadan, hayvan refahına, yolcu haklarından, kadın istihdamına, cep telefonu numara taşınabilirliğinden, bilim araştırmaya, katı atık yönetiminden, enerji verimliliğine, kamu ihalelerinin şeffaflığından Merkez Bankasının bağımsızlığına kadar birçok alanda önemli ilerlemeler kaydettik.
Vize muafiyeti konusunda Hükümetimizin kararlı tutumu sayesinde önemli bir aşama kaydettik. Bundan iki yıl öncesine kadar vize serbestisi ifadesini bile telaffuz etmeyen AB’nin, bugün vize muafiyeti konusunda bir taslak yol haritası hazırlama noktasına gelmiş olması memnuniyet vericidir.

Vize muafiyeti surecinin yani sıra, vatandaşlarımızın, AB ile aramızdaki ortaklık hukukundan kaynaklanan haklarının gerektiği şekilde uygulanabilmesini sağlamak amacıyla çalışmalarımızı sürdürdük. Vatandaşlarımız tarafından AB üye ülkeleri mahkemelerinde ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’nda açılan davalar ve vatandaşlarımızın lehine verilen kararların uygulanmasını takip ettik. Bu kapsamda, AB üyesi devletlere ve AB kurumlarına, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın ve ulusal mahkemelerin Türk vatandaşlarına vize uygulanamayacağı yönündeki kararlarına uymaları yönünde yazılı çağrıda bulunduk. 

Yine son dönemde, ülkemizde hoşgörü ve karşılıklı anlayış ortamının güçlendirilmesi bakımından önemli gelişmeler yaşandı. Bunun en güzel örnekleri, Trabzon’un Sümela Manastırı’nda, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Surp Haç Ermeni Kilisesi’nde, İzmir’in Çeşme İlçesi Alaçatı Beldesi’nde, 88 yıl önce bir kilise olan Pazar Yeri Camii'nde ve Diyarbakır’da Surp Giragos Kilisesi’nde yapılan dini törenlerdir.

Bakanlığım süresince iletişim, bilgilendirme ve lobi faaliyetlerimizi aktif bir şekilde sürdürmeye devam ettik. Göreve geldiğim günden itibaren Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin haklı tezlerini ve beklentilerini farklı ülkelerde, farklı platformlarda anlatmaya özen gösterdik. 

Yalnızca ben 4 yılda toplam 152 yurtdışı resmi ziyaret gerçekleştirdim. Bu ziyaretlerin 124’ü AB ülkelerine oldu. Sadece Brüksel’i 33 kere ziyaret ettim.  Gerek Karma Parlamento Komisyonu, Karma İstişare Komitesi ve Ortaklık Konseyi Toplantıları, gerekse de diğer resmi ziyaret ve davetler vesilesiyle Komisyon üyelerinin ve Avrupa Parlamentosu’nda mevcut grup liderlerinin hemen hemen hepsiyle defalarca görüştüm.
 
Komisyonla yıllardır yürütülen ortak çalışmaların yanı sıra üye ülke liderleriyle gerçekleştirdiğimiz yoğun temas ve görüşmeler neticesinde fasılların önündeki siyasi blokajların kaldırılması vize, terörle mücadele gibi çeşitli alanlarda somut kazanımlar elde ettik.

2010 Ocak ayından itibaren uygulamaya koyduğumuz AB İletişim Stratejisi (ABİS) çerçevesinde 300’den fazla etkinliği doğrudan gerçekleştirdik veya destekledik. Strateji kapsamında düzenlenen etkinlikler; akademik ve öğrenci işbirliği programlarından, çeşitli dillerdeki tematik yayınlara, mevcut kültürel ve sanatsal etkinlikleri desteklemekten, medya kuruluşları ile ortak çalışmalara ve Türkiye ve Avrupa Birliği’nden siyasi kurumlar, sivil toplum, düşünce ve meslek kuruluşları ve yerel yönetimler ile bilgilendirme toplantılarından konferans ve panellere kadar çeşitlilik gösteriyor. Sivil toplum kuruluşlarıyla sürece dair temaslarda ve fikir teatilerinde bulunduk. Bu vesileyle, bugüne kadar ikisi Ankara ve ikisi -İstanbul’da olmak üzere dört defa “Sivil Toplumla Diyalog Toplantıları” yaptık. Binlerce sivil toplum temsilcisi bu toplantılarda seslerini duyurma imkanı buldu.

Mali işbirliği çalışmalarından sosyal ve kültürel etkinliklere kadar binlerce faaliyetimizden tek tek bahsetmek mümkün değildir. Türkiye, tüm bu hummalı çalışmalar, reformlar ve projeler sayesinde dört yıl önceki Türkiye’den daha özgür, daha saydam, daha güçlü, daha itibarlı ve daha demokratik bir Türkiye’dir. İşte bunun içindir ki, biz içeriden gelen her türlü eleştiriye, karamsarlığa hatta karalamaya rağmen, dışarıdan gelen siyasi engellemelere, çifte standartlara rağmen aynı şevk ve azimle çalışmalarımıza devam ediyoruz ve edeceğiz. 
V.S. : Türkiye’de AB’ye alınmayacağımıza dair genel bir kanı hakim. Bu konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz ?


AB ile ilişkiler ülkemizin temel bir politikasıdır ve AB’ye katılım hedefimiz de bu doğrultuda stratejik bir tercihtir. AB’nin eğitimden çevreye, kadın haklarından gıda güvenliği, enerji ve fikri mülkiyet haklarına kadar geniş bir yelpazede standartları yükseltmeyi amaçlayan kapsamlı bir müktesebatı var. Bu bağlamda, müktesebata uyum hedefi doğrultusunda devam eden reform çalışmaları, halkımıza gündelik hayatlarının her alanında en yüksek standartları sağlayacak. Türkiye’nin AB politikası esasında bir reform sürecidir ve her şeyden önce kendimiz için bu sürecin faydalı olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz. AB üyeliği konusunda sonuçtan çok süreç odaklı hareket ediyoruz.  
Geleceğe yönelik öngörülerde bulunurken yalnızca aday ülkeye odaklanmak da gerçekçi olmayacaktır. Bu işin zamanlamasını aday ülkenin kriterleri yerine getirmedeki başarısı ve katılım konusundaki istekliliği belirlediği kadar, AB’deki ve AB ülkelerindeki iç koşullar ve Avrupa halklarının algıları da belirliyor. Bütün reformları yapmış ve müzakere sürecini başarıyla götürmüş olsanız dahi katılım, konjonktürün uygun olduğu ve AB’nin kendisini hazır hissettiği anda gerçekleşir.

Bugün içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılara rağmen, Avrupa’nın küresel ölçekte hala önemli bir cazibe merkezi olduğu unutulmamalı. Ülkemize de dış yatırımların, teknolojik bilgi transferinin önemli ölçüde AB ülkelerinden geldiği göz ardı edilmemeli. AB ülkelerinde pek çok Türk’ün yaşadığı gibi, son yıllarda artan şekilde Türkiye’yi de pek çok Avrupalı yaşamak için tercih etmektedir. Toplumlar arasındaki etkileşim muazzam boyutlardadır. Yakın bir zaman önce AB, Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Nitelikli genç nüfusu, güçlü ordusu ve dinamik ekonomisiyle Türkiye AB’nin mevcut sorunlarını aşmasında anahtar ülke olacaktır. 

V.S. : Sayın Başbakan AB’ye alternatif olarak Şangay Beşlisi seçeneğini vurgulamıştı. Bu konu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? 

Sayın Başbakanımızın Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) AB’ye alternatif olarak vurgu yapmasının iki amaca yönelik olduğunu düşünüyorum. İlk olarak, önyargılarının esiri olarak Türkiye’nin son 10 yılda kat ettiği muazzam ilerlemeleri göz ardı eden AB’nin dar vizyonlu politikacılarının ayrımcı bir zihniyetle ilişkileri çıkmaza sokacak adımlar atmalarını engellemek, ikinci olarak çok yönlü dış politikasının altın çağını yaşayan ülkemizin, bir Avrasya örgütü olan ŞİÖ ile geliştirilecek olası ilişkilerle daha da etkin bir güç haline gelmesini sağlamak. Unutmayalım ki stratejik tercihlerimiz ve dış politika ilkelerimiz neyi gerektiriyorsa ve nerede kesişiyorsa Türkiye her zaman o noktada gereken adımları tereddütsüz şekilde atmaya devam edecektir. Sayın Başbakanımızın Şangay İşbirliği Örgütü bağlamında yaptığı değerlendirmelerin de bu çerçevede ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
V.S.: Euro bölgesinde yaşanan krizle beraber, AB'siz Türkiye’den Türkiye’siz AB’ye doğru bir gidişat olduğu görülüyor. Sizce AB gerçek anlamda bir küresel güç olmak için Türkiye’ye mecbur mudur ? 

Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki kararlılığı ve gayreti ne yazık ki AB tarafından bugüne kadar yeterince karşılık görmemiştir. AB, bugüne kadar hiçbir aday ülkeye göstermediği bir çifte standart örneği sergileyerek suni siyasi engellemelerle müzakere sürecini uzatabildiği kadar uzatmaya çalışmaktadır. AB’nin sergilediği bu tavır, katılım perspektifini kağıt üzerinde bırakmakta ve Türk halkı nezdinde en hafif tabiriyle samimiyetsizlik olarak algılanmaktadır.  

Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde karşılaştığı bu çifte standartlar, AB’nin bir değerler manzumesini mi temsil ettiği, yoksa kendisini “Hıristiyan Avrupa” olarak mı tanımladığı sorusunu gündeme getirmektedir.  Bazı AB üyesi ülke politikacılarının dar görüşlülüğü neticesinde Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden uzaklaşması, demokrasi, kültürel çeşitlilik ve çoğulculuk gibi evrensel değerleri teşvik eden ve normatif bir güç olmayı hedefleyen Birliğin inandırıcılığını da zedeleyecektir. 

Türkiye ile AB arasında resmen başlatılan üyelik müzakereleri, bazı üye ülkeler tarafından fiilen durdurulmaya çalışılmıştır. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Sarkozy, devlette devamlılık prensibini ve ahde vefa ilkesini açıkça çiğneyerek, nihai hedefi Türkiye’nin AB’ye üyeliği olan ve aralarında Fransa’nın da bulunduğu üye ülkelerin onayıyla başlayan “katılım” müzakerelerinde, beş faslı “üyelikle ilişkilendirip” bloke etmiştir. İlke ve kuralların aday ülkeye göre değiştirilmesi, belirli normlar üzerine inşa edilen AB’nin uluslararası itibarına gölge düşürmektedir. 

Hollande’in, Fransa Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmesini takiben, Fransa’nın daha önce bloke ettiği fasıllardan “Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu” faslı üzerindeki blokajı kaldırması, Fransa’nın, Sarkozy döneminde yapılan bu vahim hatadan dönme iradesinde olduğunu işaret etmektedir. Bununla beraber, normal bir müzakere sürecinde zaten siyasi engellemelere maruz kalmaması gereken bir faslın müzakereye açılması, müzakere sürecine can vermek açısından kafi değildir. Fransa’nın bu sembolik adımının pratikte bir fayda sağlaması için aynı yapıcı yaklaşımın diğer tüm fasıllar için bir an evvel gösterilmesi gerekmektedir.   

Gerçek anlamda bir küresel güç olmayı isteyip istemediğine AB ivedilikle karar vermek durumundadır. AB içine kapandıkça kendi temel değerlerine zarar vermektedir. Avrupa Birliği’nin küresel siyasi ve ekonomik bir güç olabilmesi için Türkiye’nin üyeliği büyük katkı sağlayacaktır.  

Türkiye’nin sahip olduğu bölgesel ve uluslararası arenada son on yılda kat ettiği mesafe ortadadır. Çok yönlü dış politikası sayesinde Türkiye, başta Ortadoğu olmak üzere çok geniş bir coğrafyada kuvvetli siyasi, kültürel ve ticari bağlara sahiptir. Dış ticaretimizde en büyük paya sahip olan bölge Avrupa Birliği olmasına karşın, Birliğin içinde bulunduğu kriz Türkiye’ye sıçramamıştır. Bu Türkiye’nin ne kadar doğru bir politika takip ettiğini de göstermektedir.
Bugün AB ülkelerinde yeniden filizlenmeye başlayan aşırı sağ ve ırkçılık endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Tüm uyarılarımıza rağmen, AB İslamofobi rahatsızlığından muzdarip olduğunun hala farkına varamamıştır. Şayet farkında olsaydı, Türkiye’nin bu yaraya merhem olacak tek ülke olacağını görür, en kısa sürede müzakerelerin tamamlanması yönünde bir siyasi irade gösterirdi.

Ülkemizin Avrupa Birliği ile yaptığı müzakere süreci yalnızca Türk kamuoyu tarafından yakından takip edilmekle kalmamakta, İslam dünyasında 1,5 milyarın üzerindeki insan tarafından da önemle izlenmektedir. Bu itibarla, Avrupa ölçekli bir barış projesi olarak ortaya çıkan AB, Türkiye’nin katılımıyla küresel ölçekte bir barış ve refah projesine dönüşecektir. Avrupa Birliği kendi siyasi ve ekonomik krizleriyle uğraşarak içine dönmektense, stratejik düşünerek vakit kaybetmeksizin Türkiye’yi üye olarak kabul edip tüm dünyaya mesaj verme şansını kaçırmamalıdır.
Türkçe’de “Fazla naz aşık usandırır” diye güzel bir deyiş var. Türk halkı nezdinde AB’nin güvenilirliğinin sınırsız olduğuna dair bir garanti vermek mümkün değil. Dolayısıyla süreç uzadıkça Türkiye ile AB arasındaki bağlantıyı sağlayan halat daha fazla aşınacaktır.

Avrupa Birliği, içinde olduğu ekonomik krizi durdurmak ve İslam ülkeleri başta olmak üzere çok geniş bir coğrafyada kuvvetli ticari ve siyasi ilişkiler geliştirmek istiyorsa, Türkiye ile müzakere sürecini en kısa sürede tamamlamalıdır.  Zira küresel ekonomideki başarısı, kültürel çeşitliliğe yapacağı katkı, enerji hatlarına yakınlığı, güvenlik ve savunma açısından taşıdığı önem, genç nüfusu ve toplumsal dinamizmiyle parlayan bir yıldız olan Türkiye’nin üye olmadığı AB, tamamlanmamış bir proje olarak kalacaktır.
V.S.: Sizce AB'ye tam olarak ne zaman üye oluruz?

2013 sonuna kadar Türkiye'nin mevzuatını AB mevzuatıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyoruz. Önemli olan Türk insanının standartlarını yükseltmek, Türkiye'nin Avrupa standartlarında yaşanabilir bir ülke olmasını sağlamak. O noktaya geldikten sonra üye olmuşuz olmamışız o kadar da önemli değil. Ona o zaman milletçe, bir referandumla karar vereceğiz. Önemli olan Atatürk'ün hedef gösterdiği çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkmak. Ben AB'yi Türkiye'nin diyetisyeni olarak görüyorum. Diyetisyenin önerileriyle daha sağlıklı olursunuz. AB'de bugüne kadar 27 ülkenin daha sağlıklı, demokratik, şeffaf, çağdaş ve modern olmasını sağlamış. Biz de şimdi aynı reçeteyi uyguluyoruz.
V.S.:  Bildiğim kadarıyla doğum  gününüz 23 Nisan. Bu tarihin isminizle bir ilgisi var mıdır ? 

Evet, 23 Nisan 1970 doğumluyum. Egemenlik ve Çocuk Bayramında doğduğum için rahmetli babam ismimi Egemen koymuş.
 
V.S.:  Babanız bir dönem belediye başkanlığı yapmış. Genç yaşta bakan olmanızda babanızın siyasetle ilgili olmasının etkisi var mı?

Rahmetli babam 1974-1979 arası Siirt belediye başkanıydı. Adalet Partisi'nden seçilmişti. Adalet babadan miras kaldı kalkınmayı da üzerine ben ekledim.

Ailemde siyasetle ilgilenenler olması benim de siyasetle ilgilenmeme vesile oldu. Ama 32'imde milletvekili, 36'mda genel başkan yardımcısı, 38 yaşında da bakan olmamın arkasında başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın teveccühü vardır. Onun isteği üzerine Amerika'dan dönerek siyasete girdim. Onun güveniyle 3 Kasım 2002 seçimlerinin ertesi günü dışilişkiler danışmanı oldum. 4.5 yıl onun danışmanlığını yaptıktan sonra 2007yazında partinin genel başkan yardımcısı oldum. 8 Ocak 2009'da Devlet bakanı ve Başmüzakereci oldum. Temmuz 2011’de kurulan 61. Hükümette de AB ile tam üyelik görüşmelerini yürütmek üzere Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci görevine getirildim.
V.S.: Siyasete davet edildiğinizde eşinizin farklı bir tepkisi olmuş. O günü anlatır mısınız? 


Bir iş seyahatindeydim, sabaha karşı telefonum çaldı. Arayan Erkan Mumcu’ydu. Partinin imaj sorunu olduğunu, yeni isimlere ihtiyaç duyulduğunu ve saydığı isimler arasında benim de olduğumu söyledi. Sayın Başbakan’ın, adımı duyunca “Tanıyorum, lütfen ara,” dediğini anlattı. Başbakanımızla belediye başkanı olduğu dönemde tanışmıştık. Eşim tatildeydi. Evin bahçesinde çiçekleri suluyormuş aradığımda. Siyasete davet aldığımı söyleyince şaşkınlıktan 10 dakika hep aynı çiçeği suladığını anlatır.


V.S.: Eşinizle nasıl tanıştınız? 

Eşimi ilk kez 1991’de New York’ta folklor çalışmaları sırasında gördüm. Cumhuriyet Balosu’ndan sonra oturup bir kahve içtik. Sonra aileler tanıştı, 1993’te evlendik. İkimiz de beraber çalışarak okuduk. Kalkıp işe, işten çıkıp okullara giderdik. Eve ilk ben gittiğim için yemeği de ben yapardım. Mutfağı temizleme işi Beyhan’ındı, sonunda “Sen yemek yapma” noktasına geldi. Ben mutfağı çok dağıtırdım. Beyhan’ın aşçılığı iyidir, Siirt yemeklerini de öğrendi. İstinye Park’taki Vakko’nun genel müdürüydü, oradan ayrıldı. Astoria AVM’de bayi olarak bir Vakko, bir W mağazası açtı. Beyhan benim yol arkadaşım. Birlikte büyüdük bütün zorluklara beraber kol kanat gerdik.
V.S.: Türk Amerikan Gençlik Derneği’nde başkanlık yapmışsınız. Bize o dönemi anlatır mısınız ?

Amerika’ya gidince ne kadar çok şey bilmediğimi fark ettim. Yaşıtlarımdan, okulda, “Ermenileri niye kestiniz, Kıbrıs’ı niye işgal ettiniz” soruları geliyordu bana. Orada 15 yaşından sonra 1915 tarihini ve Kıbrıs’ta ne olduğunu okumaya mecbur hissettim kendimi. Ondan sonra da dayanışma ihtiyacı hissettim. Gittikten bir yıl sonra Türk Amerikan Gençlik Derneği üyesi oldum. Bir yıl içerisinde derneğin başkan yardımcısıydım. Ertesi sene başkan seçildim. Tarihinde iki kez üst üste oybirliğiyle seçilen ilk başkan bendim.
V.S.: Bize biraz da girişimci yönünüzden söz eder misiniz?
Amerika’ya gitmeden önce Kızılırmak sokakta Teksas, Tommiks ile Anadolu Lisesi’nden eski kitaplarımı satardım. Girişimcilik o zamandan beri vardı. Amerika’da hiçbir zaman barmenlik yapmadım. Ama bir Türk restoranının işletme ortaklarından biri oldum. Sokak festivallerinde hediyelik eşya satmaktan emlakçılığa kadar çeşitli işler yaptım. Eşimle birlikte hediyelik eşya dükkanı açtık. Tercümanlığa da mahkemelerde başladım. İlk tercüme büromu 1995’te kurdum.

V.S.:  Peki özel zevkleriniz neler, boş zamanlarınızda ne yaparsınız?

Pek boş olma şansım yok. Ama olduğunda spor yaparım, kitap okurum. Çantamda her zaman bir kitap bulundururum. Çok seyahat ettiğim için de yollarda çok okumaya çalışırım. Küçükken de okumayı çok severdim. ‘Yalçın Nereden Koşuyor’ gibi popüler kitapları, Aziz Nesin’i okurdum. Gırgır’ın çıkmasını her hafta sabırsızlıkla beklerdim. Evimize, Tercüman ve Hürriyet gazeteleri girerdi. Ben de babama özenir, onun takip ettiği Rauf Tamer, Yavuz Donat gibi yazarları okurdum.

Film izlemeyi de çok severim ama o kadar zamanım yoksa yabancı dizileri izlerim. 

Yoğun gündeminizde bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.